Koş Hayat Koş

koş resimleri

Hayat bir yarış ve bazen insan bu yarışın içinde yorulduğunu hissediyor. Çok çalışmak, "öteki"nden farklı olmak adına kendi ihtiyaçlarını, bedenini, arzularını feda ediyor. Ego yarışı içinde olan insanın ritüel hale gelen ortalama 80 yıllık yaşamında tutkuların yeri büyük.
Okul yaşının erkene çekildiği, yarışın 5 yaşından başladığı dönemde yaşıyoruz. Bir şeyleri öğrenmeye çalışırken, çaktırmadan yanımızdaki ne yapmış diye bakıyoruz. Yanımızdaki çocuğun becerisini beğendiysek, becerisini bozuyoruz. Okul öncesi kardeşler arasında da olur bu tür şeyler. "Çocuk işte yapar" demeyi bende bilirim ama anlatmak istediğim bilincimiz gelişmeye başlarken insan farkında olmadan bu tür şeyleri yapmaya başlar. Bunu neden yaparız bilimsel açıklama yapamayacağım ama psikoloji yüksek lisans yaparsam nedenini araştıracağım.
Neyse, ortaokul, lise derken üniversiteye girerken saçma sınav sistemine takılan "öğrenci"ler tanımadıkları ama varlıklarını hissettikleri insanlardan ayrılmak için yarışırlar. Kazanan "öğrenci"ler birer birey olma yolunda üniversiteye adım atarlar. Kendilerini geliştirmek için burada daha fazla yarışırlar. Not paylaşmaz, derslerini yüksek tutar ve o sertifika bu sertifika diye koştururlar. Bunları yapmayan kişiler de var, çok var ama bunlarla  ilgilenmek geçici. Her neyse... Üniversiteyi bitirdik. En güzel çağlarımız.... ama çalışarak bitti. Mezun olduk, Mezun olan arkadaşlarımızın arasından sıyrılarak anında güzel bir iş bulduk. Ortalama 22 yaşında mezun olan bir kişinin ortalama 40 sene çalışma hayatı olacak demektir. 40 sene... hafta içi iş iş diye deli gibi koştuğun, kariyer hedefi için coştuğun,  hayata merhaba demek zor iş. Rekabet yaşamındaki pislikleri saymıyorum bile...  felsefeyle uğraşmak pis iş, sabır gerektiren bir iş derim ama insanla uğraşmak bu işten daha zor.
Kısacası, çalışmak, rekabet, kendimi geliştireceğim diye beynimi yemek, acımasız, kurnaz vs olmak her kişinin doğasında var ve bu durum nereye kadar devam edecek? Kapitalizmin çöküşü mü gerekli? İnsanlar sığındıkları iş yaşamı hayatının ego sürecindeki benliğin altında insanlıktan çıkıp etik değerlerini gözardı etmek, insanlığı nereye doğru götürecek? zaten teknolojinin getirdiği bir yanlızlık var ortada. Evde dahi telefonla konuşan aileler biliyorum. birbirleriyle iletişime geçmek için karşısındakini çağırmak yerine telefon açıp çay koyar mısın dediklerini... neyse dikkatim dağıldı. Devam edemeyeceğim.

Aşk


susuz kalmışım sanki müzik dinlemeye...
 kanaya kanaya kulaklarım dinlemek istiyorum.
 uzun zaman olmuş ruhumu beslemeyeli.
 eski dinlediklerimi dinledikçe eğlenmeye başlıyorum, 
garip bir his bu nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. yaşıyormuşum hala...
 içim kıpır kıpır. uyumak istemiyorum. kelimeleri yutmak sözleri içimde hissetmek... 
doyuyorum... ritme, anlamlı sözlere... insanlar hissediyorlar ve müzikleri oluşturuyorlar.
bu bence insanlıkta en büyük başarı. 
anlamlı armoni sesleri ortaya çıkartmak
 gerçekten müzik ruhun gıdasıymış. 
yaşayarak öğreniyor insan. 

Sen, ben kimiz ki?


 
            Bazen öyle anlar gelir ki dibe battığımızı hissederiz. Kurtarıcımız yoktur hayatta. Tek çare sizsinizdir. Umudunuz iyice yıpranmış sessizce beklemekten başka düşünceniz yoktur. Ne yi bekliyoruz ki? Ayrıca hayat her zaman bu kadar zor olmak zorunda mı? Evet, zorunda yoksa ona hayat diyemezdik. İnsan tam yeşermeye başlayacağı sırada, karanlıktan çıkmaya çalıştığı sırada yine bir hayat vurgunu ve yine bir dibe batış… Sorun toplumsal olmakta mı? Sorun sadece dibe batan kişi mi? Yoksa topluma bağlı yaşamak insanların içindeki yalnızlık olmak mı? Çok soru, çok sorun ama cevap ve çözüm yok. Sonsuzluk belirtisi içindeki hal, fakat insanın ömrü buna yetmez. Hep dipte yaşanmaz. “biliyorum, farkındayım” cümlelerle de sorun çözülmez. Ya mahkûmuz yalnızlığa ya da toplumun kölesiyiz. Kendi arzularımızın tatminliği değil, başkasının arzularını tatmin etmenin köleliği için mi buradayız? Amacımız ne? Para kazanmak mı? İyi bir eş olmak, iyi bir anne-baba olmak, ferrariye sahip olmak mı? Ya da ferrarisini satan bilge olmak mı? İnsan umudunuz yitirmişse hiçbir şekilde yeşeremez. Aşk, para, bilgi hiçbir şey yaşama isteğinin önüne geçemez. Öncelikle insan yaşamak istemeli ki ardı gelsin.

Kant üzerine - İyi ve kötü maksimler


            



             Kant için insan doğduğunda ne iyi ne kötüdür. Nötr bir haldedir. Ona göre insan iyi maksimler aldığında iyi olur, kötü maksimler aldığında ise kötü olur. Yani; insan büyüdükçe çevresine göre şekillenir. Eylemleri de ona belirlenir. Kant için iyi ve kötü maksimleri almak insanın elindedir.
            Gerçekten de insanın düşünceleri çevre koşullarına bağlıdır. Ahlak yasasına uygun davranıp davranmamak da insanların düşünceleri ile devam eder. Ödev gerektiren buyruklara uyulduğunda insan iyi maksimleri de kendisinde barındırmış olur. Örneğin; yalan söylemek kötü bir şeyse ve kişi doğru olan bir şeyi yapıyorsa iyi maksimi öğrenmiş ve davranışı da iyi olur. Kötü eylem de bunun tersidir. Yalan söylemenin kötü bir şey olduğunu bilen bir insan bile bile ödevin gerekliliğini getirmiyorsa kötü maksimi içinde barındırıyor demektir. Ahlak yasası toplum düzeni ile ilgilidir. insanların da iyi kötü maksimler sonucu bu yasaya uyması zorunludur. Bu sayede insanlar başkalarını öldürmenin, hırsızlık yapmanın iyi bir şey olmadığını bilir. İyi maksimleri taşıyan insanlar, yaşanılacak bir toplumda yaşamanın koşulunun gerekliliğini bilirler.
            
*Kant okumalarımın devamı ile bu yazıya devam edeceğim.

Bir kadının isyanı


Ben kadınım,
Evet, cinsiyetim sizin törelerinize, düşüncelerinize ters düşebilir. Üzgünüm ama ben kadınım ve kadın olduğum için beni suçlamanız çok saçma. Ben ne yaptım ki? Tanrı beni bu cinsiyette yarattıysa onun kitabına göre davranıyorsanız ilk önce beni sevmekten başlamanız gerekir. Ama sevmek derken tecavüz edecek kadar hastalıklı bir şekilde sevmekten bahsetmiyorum. Bedenimi doğurgan bir obje olarak sevmenizden de… Neyim ben? İnsan değil mi? Siz nasıl insansanız öyleyim işte. Ben sizin yarattığınız tabularla da yaşamak zorunda değilim. Bugün varım, yarın yokum. Belki araba kazasında belki de göçük altında kalarak öleceğim. Yani; sonu ölüm olan hayatımı da sizin ellerinize bırakarak mı öleceğim? Hayır sanmıyorum. Aklımı işleyerek sizden uzaklaşıyorum. Tek elimdeki en değerli varlığım, aklım ve düşünme gücüm. Hayallerim var, yıkmanıza izin veremem. Hayata bir defa geliniyorsa bırakın onu da istediğim gibi yaşayayım. Aptallaşırsam, ağlarsam, düşersem, korkarsam bırakın kendi başıma yaşayım. Evlenirsem boşanırsam, yine evlenirsem boşanırsam arada dul derseniz de bana… Umurumda değil! Kadınlığımın üzerinden tabularınızı kaldırın! Sevmişsem sana ne? Üzülmüşsem, terk edilmişsem sana ne? “Kadın dediğin evde oturmalı” gibi sığ düşüncesi içindeki kazanın içinde kaynayan bir sürü kadın görüyorum. Hepsi de birer birer tabularla serpiştirilen tadı tuzu olması gereken yemek gibiler. Kimi kadınlar itiyor onları kazana kimi de erkekler… Toplamda insanlar! İnsanın insana yaptığı kadar rezil bir şey yok. İnsan cinsiyet sorununu yaratıyor, insan insanı dışlıyor, savaşı da yaratan insan… Bu dünyayı bok çuvalı haline getiren de insan. İsyanım dolup taşıyor. Hayal dünyasında yaşamıyoruz insanların yarattığı dünyada yaşıyoruz. Burası tiyatro sanki insanlar çok yapmacık, kendilerinde değiller gibi… Doğru düzgün düşünen insan çok az. Ben sizin yarattığınız dünyada yaşamak istemiyorum. “Başkaldırıyorum, öyleyse varım!”

Bourne legacy - Bourne'un Mirası




2012 The Bourne Legacy Movie

Bugün inat ettim sinemaya gideceğim diye. Aradığım her arkadaşımın da işi vardı. En son babamı aradım ve gece işe gidecekse bile gelmeyi kabul etti. Filmin ilk  yarısı filmi anlamakla geçirdiğimi söyleyebilirim. Bilim için yapılan, vatan hizmeti için yapılan şeylerin arka planında olan şeyleri çözmek. Tipik gizli servis amerikan işi ortaya çıkmaması için infaz işlemi. Askerler vardır tabi ve bu askerler de robot gibidir. Görevini yap, tamamla. Düğmeye bas, tamam. İkinci yarıda işler daha gerilimli, aksiyonlu, bilim kızımız da işin içine girdi ve kahraman aeron da erkek olduğu için olası aşk başladı. Filmlerin olmazsa olmazıdır aşk… kovalamaca sahneleri başarılıydı ve bir sahnesinde babamla geri sar diye bağırdık. Salonda kimse olmadığı için rahattık. Filmin ortasında ve sonunda anladım ki bu filmin devamı çekilecek.

            Son söz olarak İMDb 10 üzerinden 7 vermiş. Bence de bu puan ikinci yarı için yeterli.
Aksiyon, hafif gerilim ve ajan filmlerini sevenlere (tabiî ki Jeremy Renner sevenlere) tavsiye edilir.



Evlilik ve Kadın



Genç kızların gözde hayalidir evlilik... Küçüklükten başlarız bu hayali kurmaya. Barbie bebeklerimize gelinlikler dikeriz. Ken ile evlendiririz... Evleri, arabaları, çocukları olur...Çocuklarını da giydiririz.Sonra dışarıda evcilik oynarız.Tıpkı evlilikler gibi, misafir çağırırız. Çamurdan yemekler yapar, yemekleri otlar ve taşlarla süsleriz. Daha sonra büyürüz… Kadınlar büyürken de evlilik düşünceleri devam eder. Barbie ile ken in yuvası değildir düşünce. Kendisinin bir yuvasıdır. Boşuna dememişler “dişi kuş evi yapar” diye…
Kadın hayatını birleştireceği erkeği bulur
Evlilik hazırlıkları heyecanla yapılır.
Prenses olması için kadına kabarık bir elbise giydirilir.
Damat yine aynı, takım elbise de olur.
Kadın için bir ton hazırlık, koşturmaca.
Nikah zamanı sadece tek bir kelime…
EVET…
Bu yeterli bir ömrü beraber geçirmeye…
Düğün olur, herkes dağılır.
Kadın sevdiği adamla aynı ortamda ve yaşamdadır
Sabah kalkar kahvaltı hazırlar sonra işe gider
İşten gelir, akşam yemegi hazırlar biraz oturur sonra yatar.
Bekar iken ailesine hizmet ediyordu, şimdi evli kocasına hizmete döner.
Çocuk da olur.
Kadın ev, iş, çocuk, eş,çevre arasında sıkışır kalır.
Katlanamazsa depresyona gider ve intihar eder.

Modern anlamda kadının depresyonu en çok bu şekilde olur.
Sorun temeldedir. Küçük yaşta evlilik hayali ile dolu olmak saçmadır. Çocukluğumuzu yaşayamadan evlilik düşüncesi oluyor. Her kadın prenses olmak zorunda değil. Her kadın evlenmek zorunda da değil. Yaşadığı hayatı başkasına adayarak geçirmek zorunda da değil. Kadının kendisine yabancı olduğu zamanda yaşıyoruz ve buna tek engel bu tip düşünceler. Çocuk çocukluğunu ve gençliğini yaşamadan neredeyse 13 yaşında evlendiriliyor. Bir sene sonra da hamile kalıyor. Kadın, insan doğurma makinesi değildir!  Bilinçli olması şarttır. Kadının kadını sıkıştırıyor. Çocuk annesinden ne görürse onu alıyor. Annesi de annesinden… kızı evde otursun diye annesi baskı altına alıyor. Sağlıklı bireyler bu şekilde yetişmez. Kadın kendisini bilerek, ne istediğini bilerek yaşamalı. Belirli kalıplar içinde değil. Kızlara evlilik hayalleri yerine, başarılı bir müzisyen, akademisyen, doktor, ressam hayalleri aşılanmalı. Bu şekilde kadın kendisini tanıyabilir ve sorgulayabilir.


İnsan ve eylemleri


İnsan kendi istediği bir eylemi başkasının ona yapmasını ister fakat kişinin kendisi, istediği eylemi, karşısındaki kişiye istediği o eylemde bulunmaz.

            Yani; sevdiğiniz ve değer verdiğiniz kişi sizden yapmanızı istemediği bir eylemde bulunmanızı istiyor. Sizde ona değer verdiğiniz için eylemlerinizi, doğal olarak insanlarla ilişkinizi kısıtlıyorsunuz. Belki de bu yüzden kendinize olan güveniniz bile azalıyor. Değer verebileceğiniz insan sayısı da çevrenizde azalıyor. Tek bir eylemin isteğinin doğuşu ve sizinde ona katlanışınız sizin tüm hayatınızı etkiler duruma gelebilir. Bu durumu siz fark etmezsiniz. Ta ki durumların ne olduğunu görene kadar…

Tekrar baştaki cümlemizin devamına dönersek, “kişinin kendisi, istediği eylemi, karşısındaki kişiye istediği o eylemde bulunmaz.” Dedim. Yani; sizden istediği o eylemi sizin yaptığınızı görür. Fakat kendisi o eylemi yapmaz. Siz kendinizi onun için feda etmiş olabilirsiniz, karşınızdaki kişi bu şekilde algılamaz. Kısıtlanmamanın tadına vararak, hayatın suyunu içmeye, insanlar iletişimini kesmeden devam eder.

Siz durumun farkına varınca, tıpkı Platon’un mağaradaki insan alegorisi gibi, karanlığa alışmış olan gözleriniz birden aydınlığa çıkınca kamaşır, başınız döner, ne olduğunu anlamaya çalışırsınız. Kendinize geldiğinizde ne olduğunu anlar ve karşınızdaki kişiye de yaptığı durumun saçmalığını anlatmaya çalışırsınız.

Anlayıp anlaması sizin elinizde değildir. Kişinin kendisinin elindedir. İnsandır, bencil olabilir. Karşısındaki kişi umurunda olmayabilir. Belki de çok sevdiği için size böyle davranmıştır. Belki de sizi çok kıskandığı için… kişinin davranışlarını beyninin içini açmadan yada sözleri ve beden diliyle tamamlanan cümleleri görmeden anlamak anlamsızlık olurdu.

En önemli sorun, NEDEN? Dir. İki kişinin eylemleri en üstte duran bu sorunun çatallaşmasıyla oluşur.  

Dostum'a Mektup

[DSC_0488-2.jpg]

Elbet bir gün bir yerde gene Newton sayesinde bir elma düşünce yerçekimi olduğunu anlaşılır gibi durum olursa elbet o zaman anla ki umut tükenmez bir şeydir. İnancı tetikleyen şeydir.

İnancın olmadan yaşayabilir misin? Düşünsene bir ağacın sürekli yaprakları olmadan yaşadığını… Eminim kendisini çıplak hissedecektir. İnsan ruhu da böyle… Ruh kendini doyurmak için inanca bağlı düşünceler, nesneler, hayaller üretir. Bunların ardına umutları yerleştirir. Umudun yerleştiği şeyler gerçek anlamda karşına çıktığında, ruh doyma noktasının sınırına ulaşır. O anda bile sürekli umudun salgılanmasını sağlar. Buna da mutluluk deriz.

Sen mutlu olmayı seviyorsun ve bunu gerçekten başarabiliyorsun. Bunu bir insanın yapması çok az olası bir şey. Çünkü insanlar ruhlarını doyurmuyorlar, daha çok bedensel karını doyurmak için çabalıyorlar.

Sen bu dünyada var olmayı kendi tercihinle seçmedin belki ama yaşamayı ve neyle yaşamayı kendi tercihinle seçebilirsin. Güçlü bir kızsın… Senin de ihtiyaçların var, ruhsal ve bedensel olarak arzuladığın bir insan gibi… Ama bu konuda kaderin eline bıraktın kendini ve kaderin elindeyken bir ağaç gibi solma… Daha çok yapraklarını yeşert ki umut seni güçlü kılan en önemli özelliğin olsun. Diğer insanlar gibi solmasın o güzel ruhun…

Sen her şeyin en güzelini ve en özelini hak ediyorsun.

Senin gibi bir insan, doğadaki canlı olarak da ağaç görmedim… Gül demiyorum çünkü gülleri sevmem.
Ama seni çok seviyorum.
Sakın umudunu kaybetme…



Su ve İnsanın ilişkisi



Zaman zaman insan suya benzer. 
Eğer bir bardağa konmuşsa hiçbir şey olmadan günler, yıllar hatta aylar geçse de o suya bir şey olmaz. 
Bazen de su alışveriş merkezlerinin içindeki havuzlardır. 
Aslında temizdir, ama insanlar ellerini sürdükçe kirlenir. 
Su nehir halinde olsa, yavaş yavaş kendi halinde gider. 
Temizliği veya kirliliği de geçtiği yerlere bağlıdır. 
Su şelale olsa, deli gibi akar. 
Etrafındakileri de içine alır ve onları kendi doluluğunda taşırır. 
İnsan da suyun bulunduğu haller gibidir. 
Evli olan kadın evden dışarı çıkamaz, ev içinde televizyon karşısında şekillenirse bardağa konan su halini alır. 
Yıllar geçtikçe o kadını değiştiremeyiz. 
Çocukların içi saflıkla doludur ama arkadaşları ailesi tarafından saflığına dokunuldukça çocuğun içi kararır. 
Tıpkı alışveriş merkezindeki suyun kirlenmesi gibi. 
İnsan kendi halinde olsa da yine de gittiği yerde bir şeylerle karşılaşır. 
Yolda yürürken göçük altında kalması gibi… 

ösym yerleştirme sonuçları açıklandı...


2012 üniversitelere giriş sınavı açıklandı. Bu sonucu merakla bekliyordum. Çünkü kardeşim de üniversiteyi kazanmış olabilir. Malesef yoğunluktan dolayı bakamıyoruz. Sizde https://sonuc.osym.gov.tr/ buradan sonuca bakabilirsiniz. Tercih kayıt işlemleri ise 3-7 eylül arasında olacaktır. 

Rüya Gören Kedi





Bostancı'da yürüyordum... Baktım kedi uyurken bir şeyler mırıldanıyor dayanamadım fotoğrafını çektim... :)

Total Recall

Gerçeğe Çağrı : poster

Tek Kelime: MUHTEŞEMDİ!

Yönetmeni Len Wiseman olan bu filme verebileceğim puan 10 üzerinden 9…
Neden mi?
Çünkü başrolde Colin Farrell, Kate Beckinsale 
Jessica Biel, Bryan Cranston, John Cho ve Bill Nighy var.
Bol Aksiyon, Bilim kurgu ile şekillenmiş.
Konusu da ilginç.
Hayatından sıkılan adam… kendisini sonunda Rekall’da bulur.
Zihni ile oyuna başlar.
Gerçek ile gerçek olmayanın ayrımı içersinde kendisini sıradan hayatının dışında bir ajan olarak görür.
Eşi aslında eşi değil, arkadaşı aslında arkadaşı değil…
Kendisinin kim olduğunu ve nasıl ajan haline geldiğini aramaya çalışır.
Sonunda…
Tabiî ki sonunu söylemeyeceğim… : )
İzlemenizi tavsiye ederim…
Güzel filmdi…
.



Benim Beynim Armut Toplamıyor ki…


Bugün gördüklerimden sonra tek diyebileceğim, her iki adımda insanların farklılaşması… oturduğunuz yerde sağa baksanız, düşünmeyen insanları, solunuza baksanız aşırı düşünmekten entelliği bir şey sana insanlar. Önceki baktığınız insanlar düşünmedikleri için hazıra konan insanlar, öteki tarafta ise üretken fakat aşırı bencil insanlar. Ortası yok bu insanların. Hep gruplaşma, hep bir ayrılma… Sıfatlarla yaşanılan insanların dramı gibi…

Anlamlandıramadığım insanlar, anlamaya çalıştığım insanlar ve bir yandan da hiç anlayamayacağım insanlar…  Diyebileceğimi zaten benim yerime Dr. House söylüyor resimde...

Neyse ki Londra Olimpiyatları da bitti ve  Kredi kartı aidatı kalkıyormuş. Kredi Kartım olmadığı için ve bir kadın olarak kullanmayı da düşünmediğim için ( bu şaşırtıcı olabilir.) müjdeli haberi kullanan kişiler için yazmak istedim. Bunun yerine bazı bankalar da internetten işlem yaptığınızda aldığınız şifre için 0.50 kuruş düşecekmiş. umarım böyle bir saçmalık yapmazlar...

Yürümek


yürümek... 
nereye kadar yürümek bilemedim. 
arkadaşıma kaybolalım dedim. 
iki gün boyunca yürüyerek kaybolduk... 
ara sokaklar, caddeler... 
nerede olduğumuzu sorduk insanlara... 
güldük, eğlendik... 
iyi geldi yani... 
iki gün boyunca ortalama 20km yürümüşümdür...
ayağım su topladı zaten... 
yürümeye devam... 
bugün yağış olsa dahi saklandık bir yere... 
oturduk, çayı yudumlarken gök gürültüsü bize eşlik etti.
yaz sıcağının bunaltısı aktı gitti sanki... 
sonra asfalt toprak karışımı bir koku. 
sadece toprak kokusu olsaydı mis gibi derdim...
bir ara böylesi havada güneş gözlüğü takarak dolaştık. 
herkesin tepkisini tahmin edersiniz.
yürüdük.
otobüste iki adım ilerleyemeyen insanlara güldük. 
geçtik onları sonra ışıkların orada bekledik. 
ışıkların oradan geçerken de insanlara el salladık. 
saatimizi gösterdik. 
yüzleri solmuş, lanet trafik der gibiydiler. 
yürümek eğlenceli...
özellikle de birlikte güzel zaman geçirdiğiniz bir arkadaşınızla....
iki gün nasıl aktı anlamadım.
zaman böyle işte...
çok yorgunum...
son olarak Nazım Hikmet Diyorum....
burada kesiyorum...
kestim...

YÜRÜMEK


Yürümek; 

yürümeyenleri 
arkanda boş sokaklar gibi bırakarak, 
havaları boydan boya yarıp ikiye 
bir mavzer gözü gibi 
karanlığın gözüne bakarak 
                              yürümek!..

Yürümek; 

dost omuzbaşlarını 
omuzlarının yanında duyup, 
kelleni orta yere 
yüreğini yumruklarının içine koyup 
                               yürümek!..

Yürümek; 

yolunda pusuya yattıklarını, 
arkadan çelme attıklarını 
                            bilerek 
                            yürümek...

Yürümek; 

yürekten 
gülerekten 
          yürümek... 

Nazım Hikmet

Kadın ve tayt


 


Dart tayt giyip de kilolu olan kadın kilosunu daha fazla göstermeyi neden çok seviyor? 
Dikkatimi çekti, bugun saysaydım abartısız en az 15 kişinin böyle olduğunu söyleyebilirdim. 
Bir de tunik gibi bir şey giyseler hadi neyse… poposu resmen açık ve ben buradayım diyor. 
Ya kadın evden çıkarken aynaya hiç mi bakmazsın? 
Sen 60 kilodaki kadın değilsin, varsın bir 100 kilo… 
tamam anlıyorum tayt rahat ama görüntü kirliliği yaratmaya da hakkın yok. 
Onu da geçtim, taytın içindeki iç çamaşırının rengini görmeme de gerek yok. 
Ben böyle düşünüyorsam… kim bilir erkekler nasıl düşünür… 
Allah'tan üsteki kadın gibi giyinen görmedim. gülerdim heralde.

Günün haberleri

  • 17 ağustos Kadıköy-Kartal metrosu halkın hizmetine girecekmiş. Bu çok iyi oldu. Çünkü e5 te onca yolu hele de iş çıkısı gerçekten insanlar zor durumda kalıyordu. Özellikle trenin 2 sene sonra hizmete gireceğini düşündükçe…
  • Milli tekvandocu Servet finalde yükselmiş, kazanırsa da gümüş madalya alacakmış. Çok hoş.
  • Çin seddine gitme hayallimi yine erteliyorum. Bu sefer de çin Seddi yıkıldığı için… ( gezilecekler listemin en sonunda yer alsa da)
  • Terör her yerde. Sadece doğu da ya da İzmir de değil ki. Suriyede ABD de… dünyanın her yerinde. İnsan olduğu sürece de her yerde kendisini belli edecek devrim dedikleri şey. Doğu dan batıya kadar gelmiş olan bir şey değil bu yüzden.
  • Şelaleden akan suyu içmek istiyorum artık. Damacanadaki değil. Kardelen ve buzdağı markaları temiz çıkmış. Bilginize…
  • Üniversiteye giriş sistemi de değişecekmiş. Her sene değişiyor da ne oluyor? Kopya çıkıyor. İnsanların hayatı kararıyor. Oyalanıyorlar. Ayrıca diploma notu yerine diploma sıra numarasının bile girilmesi öğrencinin hayallerini de etkiliyor. Her şeyini etkiliyor. İnsan hatası diyip geçmek saçma.
  • İstanbuldaki çoğu yangın da sigarayı söndürmediğimiz için olmuş. Eh yani neden söndürelim ki? Bırak yansın. Nasıl olsa benim canım yanmayacak, sincabın, ağacın, başka insanların canı yanacak dimi ey yüce bilgili insan?
  • Kabul edelim. Stresli olan her insan yer. Araştırmaya da gerek yoktu.
  • Kampus içinde siyasi faliyette bulunmak serbest olmuş. Hiç sanmam… parasız eğitim diye bağırırken tutuklanan öğrencileri düşünmeden, harçları kaldırmayı düşünülüyor. Tezatlık var ama göremiyorum nedense?



Ne-DEN


Buraya güzel şeyler, iyi şeyler. Pembe şeyler yazmak istiyorum ama olmuyor. İnsanlar buna izin vermiyor. Hayatı insanlar yaratıyor. Yaratsalar dahi başkasını da etkiliyorlar. İnsan insanı kontrol altına almayı istiyor. En yakınlarımıza bunları sık sık yapıyoruz. Görüyoruz… bizi kontrol altına almak isteyenler de oluyor. İzin vermemeye çalışırken de karşınızdaki insanı kırıyorsunuz. Burada suçlu sizin kontrol altına girmeme isteğiniz mi yoksa onun sizi kendi kontrolü altına sokmak isteyişi mi? Siz iradeniz özgürlüğünüz ile onun kontrolünü reddederken, karşınızdaki insanda kendi iradesi ve özgürlüğü ile sizi ele geçirmeye çalışır. Bu tutku neden? Rededilişin tutkusu da nefrete dönüşür. KADINlar bunu hem kendilerine hem de ERKEKl ere çok yapar. Tutku her şeyin çözümü mü? Neden ben böyle yapıyorum diye sormaz tutkuyu isteyen kişi, hırsına kapılarak iradesi, cazibesi, mantığı ile ele geçirmeye çalışır. Biz kadınlar gerçekten anlamsızız. Erkeklerin bizi anlayamamalarına şaşmamalı.

Ayrıca;

İnsan

Sen var oldukça ben yazmaya devam edeceğim.

Gündüz-Gece


*bugün öğlen 12 ile 5 arası dışarıdaydım. Olmaz olaydım… O kadar sıcak var ki, nefes alamıyorsun. Ee tabi metrobüste bundan etkilendi, klima çalışmasına rağmen “şoför bey, klimayı açar mısın bayılacağız burada” diyen bir kadın oldu. Şoför de ne yaptıysa fayda etmedi, oruçluydu sanırım. Adam bile bu sıcakta zor kullanıyordu otobüsü… Ekmek parası ve alın teri buna derim. Neyse eve geldim, bende yine baş ağrısı, ateş, mide bulantısı… çarptı bana da güneş. Soğuk suya girsem ne fayda, hala baş ağrısı çekiyorum.

*Hotmail neden kapatılacak ki?

*Londra olimpiyatları hala devam ediyor… yüzme olimpiyatlarını izlemek zevkli. Güreşte de madalya aldık.

*Natalie Portman evlenmiş, lady gaga da albüm hazırlığında.

*egzoz havası, kalbin ritmiyle oynuyormuş. Yeni mi anladınız?

*Bugün Marilyn Monroe ölümünün 50.yılı…

Daha çok şey var da, saat 02.45 olunca gözlerim uyu diyor.

Deep için:)

uzun zamandır tanıdığım fakat bloglara zaman ayıramadığım için uzak kaldığım bir arkadaşım Deeptone (http://sadevederin.blogspot.com)blogunda beni mimlemiş. çok ilginç sorular sormuş. hepsi de hoşuma gitti. buradan cevaplarımı paylaşıyorum. harikasın deep!
not: bunu senin mimine yorum yazığımda yazmıştım ama yazım yayınlanmamış:) Deep umarım görürsün:)

Çaresi bulunmayan bir hastalığa yakalandınız ve bunun sonucunda yaklaşık 1 yıllık ömrünüzün kaldığını öğrendiniz. Kalan 1 yılınızda ne yapardınız ?
Bir yıl ömrüm kalacak ama param olmayacaksa bir şeyler yapmak isteyip de bu yüzden yapamayacağım. Ama şelalenin yanında bungee jumping yapmadan ölmek istemezdim:) 

Fobileriniz , takıntılarınız var mı ? Varsa neler ?
Deep senin yazdığın gibi böceklere fobim var. Hatta küçükken dev gibi peygamber devesi yüzünden ayağımı kırmıştım! Takıntımı saymakla bitmez! İstediğim şey olana kadar takıntı hale getiririm.
Bir sabah kalktınız ve dünyada hiç bir insan olmadığını öğrendiniz, ne yapardınız ?  
Bir felsefeci olarak tabiî ki oturur düşünürdüm ne oldu neden niçin ne sebeple diyerek sonunda insanları yine sorgulardım
Dünyayı dolaşmak isteseniz hangi ülkeden başlardınız ? Neden ?
New york, çünkü belgesellerden artık orasını avcumun içi gibi biliyorum. 
İtiraf edin prens/prenses e dönüşür diye kaç kurbağa öptünüz ?
Puhaaa bu nasıl bir soru böyle. Prens prenses ayrımı yapmazdım, kurbağa işi de polyannaya girer:) 
En son yaşadığınız küçük düşürücü , unutamadığınız olay ?
Bazen erkeklerin deyimi ile “sarışınlığım” tutuyor ve gerçekten insanları sinir edebiliyorum. 
Asla yanınızdan ayırmadığınız 3 şey ?
telefon, cüzdan, anahtarlık
Hayatınızın bir kitap/ film olmasını isteseydiniz hangi kitap/film olmasını isterdiniz ?
Albert Camus, veba, Dr. Rieux
En yakın arkadaşınızın bir uzaylı olduğunu ve sizi ilk denek olarak kendi gezegenine götüreceğini öğrendiniz, ne yapardınız ? 
Bencilliğim tutar benden başka insan yok mu derdim. Çünkü ona güvenmezdim.
İsviçreli bilim adamları görünmezlik hapını buldu ve siz bu hapı kullanan ilk kişisiniz. Hapı kullandıktan sonra yapıcağınız ilk şey nedir? 
Deep cevabın çok güzelmiş. Bende aynısını yapardım. Ama dikkat edelim, tam yok edeceğimiz sırada yakalanmayalım:) 

güzel ve kaçık sorulardı, teşekkürler:D