Dehşet, habersizce gelir ve duygularımızı nedensiz kötü haber hisleriyle tüketir. Hiç dehşete düştün mü? Korkudan bahsetmiyorum. Korku anlıktır. Korku, tehlikeyle karşılaştıgında ortaya çıkar. Silahlı bir soygunda, evinde bir yabancı olduğunda... Ben dehşetten bahsediyorum. Dehşet kalıcıdır. Seni kemirir. Onu görmezden gelemezsin. Geçmez. Çünkü bu dehşettir. Yapamayacağın bir şey hakkında seni endişelendirir. Dehşet işini etkileyebilir, evini, bütün kişiliğini değiştirir....
Umut, dehşet gibi sık sık habersizce gelir ve sonra şükür ki bizi mest eder ve duygularımıza nedensiz haz hissi ve iyimserlik aşılar. Umut yukarı, dehşet aşağı. Sanırım hayat bunların arasında bir şey.

ALINTIDIR. (medium dizisinden)

Yolculuk nereye?



çöküyorum yine.
başladım yolda yürümeye.
gelip geçici dedigim her şey kalıcı olmaya başladı.
her şey degişiyor. Her şey.
evren,dünya,insanlar,kişiler...
insanlar...
ve ben.
boşlukta gibi her şey. 
zaman kavramı olmayan, sonsuz.
ama bu sonsuzluk eksi yönlerde.
sebebini bilmedigim susus kalmış dudaklarımdan
çıkan son cümlelerimde.
ve ben.
gerçekten ben.
her şeyin başlangıcı ve sonuncusu olan insan.
yoklugu ile varlıgı hiç belli olmayan.
sessiz sedasız köşe de duran agaç gibi.
yıllarca aynı yerde olmasına ragmen
çok şeyi gören, yıllanan, yıpranan 
agaç gibi ben
içimde kalbimde her şey.
sonsuz çöküşün ilk adımları.
hep karamsar uzlaşımlarla.
yolda yürümeye devam.
yolun sonunu görene kadar...
belki o zaman 
gülümserim.

Bakış Açısı - II

İnsan hayatı su gibidir. Akıp gider zaman, zamanın içinde zamanı fark edemeden, akıp giden bir su gibi. Hiç birimiz bunun farkına varmayız, vardığımız anda bile sadece anlıktır. Her zaman işlerimizi yapmaya, sorumluluklarımızı gerçekleştirmeye yönelik sürekli bir plan içersinde yaşarız. İnsanların hayatları her şeyde plana mahsus mudur? Zamanın değerindeki ince çizgide plan üzerine yapılmış zaman tohumları gibi hayatımızı mahfetmeye yönelik atışlar yapıyoruz ve onları büyütüyoruz. Elimizde büyüttüğümüz zaman birikimi belli bir yaştan sonra solmaya başlıyor o zamanda yeşertmeye çalışıyoruz. Yaşlı insanlarında çoğu yaptığı şey de işte bu.. akıp giden zamanı anlayana kadar ‘’ iş işten geçmiş ‘’ oluyor ve hayatın değerini anca hayatımızın son anlarında yani hayatımız solmaya başlayınca anlıyoruz.

Yaşam Ve Bilinç

İnsanların yaşamları kendilerine özgüdür ve bir birey olarak insan toplumsal  bir varlıktır. Düşünceleri, davranışları, giyimi  vb. bir sürü kendileri özgü bir ‘’tarz’’ ları vardır. Peki neden insan kendisini toplumdan bu şekilde farklılaştırır? Ya da kendisini farklı hisseder?

Her şeyin ortak olduğunu ve kıyafetlerin bile aynı tür, aynı renk olduğu düşünelim. Herkes mekanikleşmez mi? Yiyeceklerin bile aynı olduğu ve dışarıya çıktığınızda üstünüzde standart bir kıyafet olduğu bir toplumda, insanları sadece yüzlerden,konuşmalardan,davranışlardan ayırt edebiliriz. Begüm’ün diğer Begüm’den farkını böyle anlayabiliriz. Robotlaştığımızı fark edip belki de bu durumdan sıkılabiliriz.

Bu durumda farklılaşmaya doğru gideriz. Bizi tamamlayan ve tanımlayan giysiler,takılar,kıyafetlerdir. Bu şekilde toplumda pek çok insan ortaya çıkar. Rock dinleyenler, klasik müzik sevenler, sanatla uğraşanlar, moda ile uğraşan insanlardır. Çok çeşitli insanlık. Marka üzerinden kendilerini değerlendiren insanlar var günümüzde. Bunlar   ‘’ kaliteli’’ insanlardır. Para üzerinden değer biçerler hayatlarına. Bu mudur peki farklılaşmak?

Feuerbach ‘’ insan varlığını simgeleyen nesneler olmadan bir hiçtir.’’ Der. Tutkulardan bahseder: ‘’yaptıkları şeyin esas amacını oluşturan hedeflerine ulaşmak. Farklı insanların ortak hedefi aynı amaç üzerindeyse bu hedefin kendi gerçek varlıklarından başka bir şey değildir.’’ Der. İnsan başka bir insanı, o kişiyi yansıtan nesneler sayesinde bilir. Düşünmeden kursak da cümlelerimizi ‘’ bir sıfat ‘’ üzerinden yorumluyoruz ve tanımlıyoruz insanları. Mesela ;’’ Mercedes marka arabası olan Ali’’ derken anlaşılıyor. Bizi yansıtan bu nesneler bir nevi kişiliği ortaya çıkarır ve bizim açık kimliğimizin gerçek egosunu oluşturur.

Eğer bu durum duyusal açıdan böyle ise, insan ‘’ hoş’’ görünmek ve egosunu tatmin etmek için farklılaştırır kendisini. Bilinç bir kişilik özelliği ise farklılaşmanın başında gelir. O zaman biz bilincimizi değil, bilinç bizi yönetmiş oluyor. Bunu da farklılaşmayı ortaya koyarak sunuyor. İnsan insansa, kendi türünde başka bir şekilde düşünülmüyorsa o zaman neden metalci, arabeskçi gibi bilinç katagorilerine ayırıyoruz?  Sen kimsin sorusu ben metalciyim cevabına dönmüş durumda. O zaman Feuerbach ‘ın dediği gibi: ‘’ bilinç ve kendini bilmek birbirine zıt durumda.’’

Son olarak Karl Max’ın şu sözünü yazmak istiyorum.
‘’ yaşamı belirleyen bilinç değil, bilinci belirleyen yaşamdır.’’

Her şey bunun üzerine midir?

Not: bu yazımda siyasi bir durum söz konusu değildir.



Terapi Üzerine...





Hayatı anlamak bazen kendimi anlamaktan geçiyor. Kendimi anlayabilirsem,çevremi de anlayabilirim belki de. Sorun bende, farkındayım. Dışarıya neden böyleyim? Çok sorguluyorum, neden? Her şeyi ayrıntısını ve fazlasını neden istiyorum? Çok geç gülüm... Her şey için çok geç... (mi?) 

Ben Mona Lisa portresi... içimde gizli bir köşesi. Dudaklar gülse bile, Gözlerdeki hüzün gizli...

Yeter! Sabretmek çare değil, sabır bir yere kadar.

Topla kendini topla düzelecek her şey.
DÜZELECEKSİN!
Bu çok bu zor değil.
Yeter ki kendine güven.
Emin ol düzelecek her şey...

Yorgun savaşçı gibiyim şu günlerde, nedendir bilmem soğuk rüzgar yüzüme doğru vuruyor. Sertliğini hissediyorum, hem de hiç hissetmediğim kadar. Bu soğukluk içimi titretiyor. Vücudumdaki ısıyı bile düşürüyor. Yapraklar rüzgar eşliğinde dans ediyor gözümün önünde… Bir ağaç yeşilken, diğer ağaç ise çökmüş, yaprakları bir bir gözyaşı gibi dökülüyor. Rüzgar çok sert, gözyaşlarım buna dayanabilir mi bilemiyorum. Gördükçe hüzünleniyorum. ‘’Yeniden yeşereceksin!’’ diye söylüyorum içimden… Duymuyor beni, dalmış hüzünlü hüzünlü yapraklarına doğru bakıyor, ‘’ne zaman geçecek’’ diye düşünüyordur belki de. ‘’Ne zaman kendimi toparlayacağım?’’ … Her şey için zamana ihtiyacımız var. Kendimizi yenilemek için zamana ihtiyacımız var.
Sadece sert rüzgarın geçmesini beklemek yeterli…
Degil mi?
Yoksa nasıl hayata tutunabiliriz ki?

Kadın üzerine yığılmış tabular,Kadın üzerindeki kontrol: namus kavramı ve ‘’ ben’’, ‘’kendim’’ ayrımı.




Bu kavramları seçmemin nedeni Zehra İpşiroğlu' nun ‘’ Tabu ve Kadın’’ makalesinden etkilenmemdi.
Kadınların üzerindeki tabular, ataerkil köken, erkek egemenliği altında oluşan hiçbir değeri olmayan,fakat bunları değerliymiş gibi kadınlara yükletilen cinsliklerdir. Bunları oluşturan sebepler erkek gücünün daha sert mizaçlı oluşu, yapılarını o şekilde göstermeleri, baskı sonucu kadınları ikinci plana itiyor. Toplumda pek çok yerleşmiş cümleler mevcut ‘’ kadın dediğin höt dediğinde oturmalı’’ gibi. Televizyondaki dizi ve filmler bu tabuların oluşmasında bir parça. Mesela Kadir İnanır’ ın ‘’ Evimin kadını,çocuklarımın anası olacaksın’’ sözü de bu tabuyu destekler. Neden böyle? Asıl önemli olan bu soruyu sormak. Kadın kendine bu soruyu sormadığı sürece bu sorunun bilincine varamaz ve erkeğin altında ezilmeye mahkumdur. İpşiroğlunun dediği gibi kadınlar bu cümleleri içselleştirmiş ve kısır döngü, kurtulmak ise sorgulamakla başlar.
Bir konuda erkek fikirlerini savunduğunda herkez dikkatle onu dinler. O bilgindir her şeyi bilendir. Ama kadın savunduğunda cahildir. O ne bilir ki? Ayrıca kadın isyancı olarak da gözükebilir. Aile içinde bir tartışmaya girdiğinde,fikrini savunduğunda isyancı olarak görülmesi gibi… Bu da bir tabu, çünkü dinlemeyi gerek görmüyorlar.
Kadın üzerindeki en önemli cinsel kontrol namus kavramıdır. Kadının doğurganlığını bu şekilde kontrol altına alma düşüncesi ölümle sonuçlanabiliyor. Zehra İpşiroğlu’nun araştırmasında ki gibi namus kavramını ciddi anlamda anlamını kimse bilmiyor. Mikrafon uzatılıp sorulduğunda erkek kadının omzunu tutarak ‘’ bu benim namusumdur. Tır şöförüyüm, sefere çıktığımda çocuklarımın namusu o’’ diyerek ve ‘’o’’ niteliğinde kadını aşağılayıcı konuma sokabilen gereksiz bir kavram. Gerçekten de kadın ve erkeğin eşit olmadığı erkil toplumda kadın erkeğin malı konumunda. Çünkü bedeni hakkında karar verme yetkisi (!) yok. Aile de kızın namusundan baba, evlendikten sonra eşi sorumlu. Bunu ‘’ kendi‘’ hayatından kendisi sorumlu konuma getirmek önemli. ‘’ çünkü, kadın,erkek herkezin bedeni kendisine aittir.’’ Halk dili ile söyleyecek olursam ‘’ herkesin bacak arası kendisine aittir.’’
Buradan ‘’ben’’ ve ‘’ kendim ‘’ kavramlarına çıktık. ‘’ Ben’’ i kontrol eden toplumdur. Çalışmamı, arkadaşlarımı, ailemi, toplum yönlendirir. ‘’ kendim’’ ise daha özgürleşmiş, istediklerini yapan, toplumdan dışlansa da umurunda olmayan bir içtenlik içerisindedir. ‘’Kendim’’ bir şeyler yapmak, arkadaşlarla gezmek, geç saatlere kadar dışarıda durmak isterken birden ‘’ ben ‘’ ortaya çıkıyor ve engel oluşturuyor. Namusta da öyle. Mesela ‘’ evlenmeden önce olmaz ‘’ düşüncesi kadında ‘’ ben’’ ve ‘’kendim’’ ikilemi oluşturuyor. ‘’ ben ‘’ devreye girince kadın içinde sorguya düşüyor. ‘’ acaba yanlış mı yapıyorum?’’‘’Ben’’ hayatımıza öyle bir yerleşmiş ki ‘’ kendim’’ kavramını zaman zaman unutturuyor.
Bir şey yaparken ‘’ ben yaptım’’ deriz. ‘’ ben ‘’ sıkıştırdıkça ‘’ kendim’’ olmaktan uzaklaşırız. Topluma bağlı yaşamak insanı köreltiyor. Özellikle kadını. O yüzden tabular, cinsiyet ayrımı ortaya çıkıyor. Kadın ‘’ kendim’’ demediği sürece kısır döngüsünde dönmeye devam edecektir.
Sonuç olarak KalınKadın; hapistir ve demirlikleri toplum tarafından oluşur. Ondan kurtulmanın tek yolu; düşünmek ve sorgulamaktır.